Monday, March 30, 2020

Kendimden bile sakınmak..


Bu sabah, kokusunu ilk defa hissedermişçesine içime çektiğim cam ve kahve kağıdının aşkında filtre edilmiş kahvemi yudumlar ve yine her zaman olduğu gibi “bu işin sonu ne olacak?” diye düşünürken, Caspar David Friedrich'in "Nebelmeer" yani Sisler Denizi diye çevirebileceğim bu tablosu takıldı zihnime. Geçen hafta biryerlerde göz ucuyla gördüğümü ama fazla üzerinde düşünmediğimi hatırladım. Bu sabah, yeniden aklıma geldi. Bu tabloda bir şey var.. Yeşillere bürünmüş, ilk defa yüksek kulesinden doğaya inmiş ve pastoral yaşama özenmiş bir romantik dönem doğa aşığının, Dresten Bastei manzarasına bakışında değil de, tabloyu resmeden Friedrich'in benim Küçük Prens’e benzettiğim bu adama bakışında beni çeken bir şey var. Bu koca cümleyi tek bir kelimeyle yazsana dersen: Sakınım.

Aynen Friedrich gibi ben de bazı insanlara dokunmak istemiyorum. Sakınıyorum onları kendimden. Tam oldukları biçimde, kendi dünyaları içindeki dalgın halleri hoşuma gittiği için, beni fark etmediklerini umarak, bir kaç metre gerilerinde durup, doya doya izlemek istiyorum. Onları uzaktan betimlemek, belki gerçekte oldukları kişiden çok farklı bir hikâyenin içinde yeniden yazmak ve onları bu alternatif gerçeklikte sonsuza dek sabitlemek istiyorum.

Friedrich'in içinden geçtiğine inandığım "dokunsam sisler denizine düşecek gibi.." hissi, benim içimden de "dokunursam, kırılıp dökülecek.. diye geçiyor. Bazı insanlar kendi dünyaları dışında porselen çay takımları kadar hassaslar ve benim koca koca, yağlı boyalarla kaplı, ikisi birden solak ellerim, onlar için fazla hoyrat..

İşe döndüm. Eski yoğunlukta değil ama kendimi oyalayacak ve sıkılmaya zaman bulamayacak derecede ve karşımdakine faydası olduğuna inandıracak seviyede çalışıyorum. Daha fazla değil. Geriye kalan tüm zamanımı ise, yatağımın baş ucundaki komodinde haftalardır tozlanıp duran iki kitabı dönüşümlü olarak okuyarak ve çok sevdiğim dört bloğu saat başı kontrol ederek geçiriyorum. Hiçbiri şu ana dek virüs konusuna dokunmadan yazmaya devam etme başarısını gösterdikleri için "doğru adam" gibi "doğru blog" olduklarına inanıyorum. Üstelik hiç birine dokunmadan izliyorum, uzaktan severek ve satır aralarını kurcalamadan.. Yine: kendimden bile sakınarak.

Tüm bunlar bittiğinde ne yapmayı hayal ediyorsun? Ben uzun bir yürüyüşe çıkmak istiyorum. Koyu renkli, uzun boylu, sık ağaçların kuytu gölgesinde, sessiz, belki bir dal çıtırtısının içimi ürperttiği ve Almanların çok güzel dediği gibi, insana "Waldinsamkeit" hissettiren bir yürüyüş değil ama.. Bu sefer insanları istiyorum, üstüme üstüme yürüyen, neşeli, hafif, gürültücü, enerji dolu güneş insanlarını. Geçerken omuz atıp özür dilemeyenleri, haldır huldur, gözü kara, hiç bir şeyden sakınmayan ve hatta yazarken imlâ hataları yapanları bile..

Sanırım, sonunda ben bile insanları özlüyorum...... Peki, sen?

Foto kaynak: Buradan.

Sunday, March 29, 2020

Yollar ve sevgi arasındaki ilişki

Bir de beraber çıkılan yollar vardır. Bir insanı tanımanın en iyi yolu, onunla bir yola çıkmaktır. Yeni nesiller bilir mi bu gerçeği, bilmem..

Daha çok küçükken, çok fazla sevdiğim Yaşlı Adam ve Deniz'in beni her yazdığı kelimeyle büyüleyen yazarı Hemingway fısıldamıştı kulağıma: "asla sevmediğin biriyle yola çıkma..". Çıkılan yol, gerçek bir seyahat de olsa, mecazi anlamda yaşam yolu da olsa, doğrudur. Sevmeden çıkılmaz yola. Ben hiç kaybetmedim insanlara ve yollara olan inancımı.


Steinbeck'in iddia ettiği gibi, "insanlar yola çıkmaz, yol insanları çağırır". Doğrudur. Kendine çeker bazı yollar. Sonunu bile bile, düşersin yola. Sonuna geldiğinde de, yola çıkan kişi değilsindir artık. Kimi bir sene, kimi birkaç ay süren uzun yollardan ne zaman eve dönsem, evi aynı bulamamaktan korkarım. Eşyaların yerini unutmuş olmaktan, kokulara yabancılaşmaktan. Oysa kendimi değişmiş bulurum sonunda. Gittiğim hiç bir yol, rastgele seçilmedi. İçimde güçlü bir istek duydum: kalmamı imkânsızlaştıran bir istek..

Gitmek isteğiydi beni çeken ve ben o ne zaman çağırırsa gittim. Cebimde azıcık para, sırtımda ufak bir çanta, bazen yollarda çalışıp kazandım, bazen de elini uzatan birilerinin elini tuttum, evlerinde kaldım. Hastayken bana baktılar, açken doyurdular bazen. Düğünlerine katıldım tanımadığım insanların. Hele birinin, bebeğinin doğumuna şahit oldum. Omzumda ağladı, ağladık mutluluktan.. Adlarını unuttum çoğunun, bazısınınsa adları aklımda ama yüzleri yok.. Olsun; Proust haklıydı elbet. Asıl keşif yeni yerler görmek değil, yeni gözler edinmekti. Ve benim edindiğim yeni gözler, karşılaştığı insanlara önce sevgiyle bakmayı öğrendi. Hep yollarda..


Çıktığın yollardan değişerek dönmeyi istiyorsan, öncelikle kendini geride bırakmayı öğreniyorsun. Zaten uzun süre seyahat ettiğinde, ilk bunu öğreniyorsun. Sonra da sevmeyi. Bu nedenle, bir insanı gerçekten tanımanın - ve dahi sevmenin - yolu; onunla uzun bir yola çıkmaktır..

Fotoğraflar: Hindistan'ın Rajastan eyaletinde bir sabah. Matheran yolunda bir başka akşam.

Saturday, March 21, 2020

Ufacık şeyler..

Sabah bir defa daha emin oldum. Hepi topu, ufacık şeyler insanı mutlu eden.

Sevdiğin birine sarılmak mesela. Uzun bir yoldan sonra. Upuzun bir yoldan sonra. Sahile, ona koşup.. Fırlatıp attığın ayakkabılarından kurtulan çıplak ayaklarını, seni ufak dalgalarla karşılayan serin denize sokmak.. O tanıdık titremeyi tüm bedeninde hissetmek.

Dünyalar değil istediğin, gece yüzünü kaldırıp baktığın yıldızların altında, tek başına dahi olsan, evrenin güzelliği karşısında bir an nefes alamamak ve sonra tüm farkındalığınla aldığın o derin nefesin tatlılığı. Varım! dedirten.

Ufak bir dileğinin gerçek olması. Hiç maddi dileklerin olmadı şu hayatta. Herkes gibi ağaçlara bağlamadın, bileklik yapıp takmadın, kimselere açmadan, içinden geçirdin sadece. Ve gerçek oldu: Gülen bir yüz. Peki şimdi? Bahar geldi... Bahar!

Kalır mı? Kalması için yüreğimi koydum bu sefer.. Sıkı sıkı sarılıp.

Değişim zaman alır. Bazen tek bir ömre bile yetmez.. Bazen bir yolculuğa çıkarsın kendi içinde, varmak istediğin yere yaşamının sonunda dahi varamayabilirsin. Senin kaldığın noktadan, seni anlayan başka biri devam eder. Ve sonunda, biri varır o nihai noktaya. Ve her şey değişir o an.. Bir gün, biri için, bahar geliverir..

Friday, March 20, 2020

Şi’ra

Gece saat 23.30'u geçmiş. Sahaf kokusundan ve her tür kokudan yalıtılmış, soğuk koyu gri bir metalden fırlayan beyaz harflerden mütevellit kitabımı okuyorum. Işıklar kapalı. Okuyarak - düşünmeyerek - uykuya düşmeyi umuyorum. Ara sıra kulağıma çalınan ambulans sesleri dışında tek bir çıt yok. Onu da duymam ya, algıda seçiçilik yapmasam..

Gözümün sol köşesinde bir parlaklık olunca, dikkatim istemsizce sol karşımdaki çatıya kayıyor. Biri mutfağa girdi, ışığı açtı. Normalde çevremde yaşayan diğer insanların ev rutinleri ilgimi çekmez ama bu gece, sıradan bir insan sıcaklığını aradığımdan, merakla izliyorum. Uzun beyaz bir gecelik giymiş, ben yaşlarda bir kadın. Başında bu uzaklıktan rengini göremediğim ama pembe olduğuna nedense emin olduğum yuvarlak, eski tarz bigudiler var. Belli ki onlarla yatacak, zar zor uyuyacak ama sabah kalktığında kendiliğinden buklelenmiş saçlara kavuşacak. Sadece aynada kendine bakarken "halâ güzelim.." demek için yapacak bunları. Yere doğru eğildi, kısa süre sonra yeniden doğruldu. Her ne düşürdüyse, ağır ve köşeli olmalı; fazla uzağa yuvarlanmadan yakaladı çünkü. Kırılmayan bir eşya. Ben bunları düşünür ve onu izlerken, o benim varlığımdan bile habersiz, kim bilir neler düşünerek gece rutinini yerine getiriyor. Bu yavaş hareketlerde, bir alışkanlığın bıkkın izleri var.


Arkasını döndü, uzaklaştı, ışık kapandı. Oysa ben kapatamadım beynimde oynayan filmin ışığını. Gözlerimi yeniden soğuk metal kitaba eğemedim. Karanlık bahçeyi izledim bir süre. Çok değil daha iki ay önce, soğuklar başlamadan önce kirpinin öldüğü noktada şu an bir hareketlilik var. Bir yaz gecesi serinliğinde açık bıraktığım pencerelerimden, gözlerimi kapar ve kulaklarıma iyice odaklanmayı başarabilirsem, hışır hışır sesler duyacağıma eminim. Ama bu gece sadece hayal edebiliyorum; soğandan diktiğim sarı çiçekler inanılmaz bir hızla büyüyor. Bu öğleden sonra 1-2 tanesi toprağı yarmıştı bile, sabaha sapsarı olur o köşe. Sırada glayörler.. Rengârenk.

Başımı biraz yukarıya, gökyüzüne kaldırıyorum. Nicedir cesaret edememiştim buna. Gökyüzüne bakmaya. Düşünmeden, sadece izlemeye.

Bulutsuz, simsiyah bir gece işte. Çok nadir bu coğrafyada, bu mevsimde böylesi. Tam o sırada dikkatimi çekiyor. Çok parlak! Gözümü alamıyorum bir iki saniye. Karanlıkta uzun süredir okuduğum için, tam sabitleyemiyorum retinamın gerisinde ters duran bu cismi. Sanki iki küçük nokta, yanyana. Olabilir mi? Yıldız mı, gezegen mi emin olamıyorum ilk bakışta. Bir süre izliyorum. Kuzey yıldızı değil. Sirius geliyor aklıma. Sirius, Şi'ra yıldızı. Orion'un köpeği. Hikayesi çoktur. Bu geceye uygun düşebilir. Aksi gibi, gökyüzünü de tamamen göremiyorum ki tanıdığım yıldız kümelerini kerteriz alıp bulayım doğru adı... Babam olsa!


Babam yok ki yanımda, nereye baktığımı anında fark edip gülümseyerek söylesin isimlerini birer birer.. Babamın yanımda olmayışına, yıldızın (yoksa gezegen mi?) ismini bilmeyişimden fazla üzülüyorum. Elim cep telefonuma gidiyor. Saat babamın gökyüzünde daha da geç ama en azından halâ aynı gezegenin aynı gökyüzüne bakıyoruz, ancak bakmayı bilen gözlerce sezilecek kadar ufak bir farkla üstelik..

Boşver saati diyorum, halâ aynı gökyüzü altındayken, bu fırsatı kullanıyor ve yazıyorum: "Baba, uyanık mısın.....?"

..


Babamdan, baktığım "yıldız"ın Sirius değil, yıldız da değil, Venüs gezegeni olduğunu öğrendim dün gece. Ayrıca onu yıldız sanmamın çok da büyük bir yanlışlık olmadığını, benim gibi bir çok insanın ona bu nedenle "Çoban Yıldızı" dediğini de öğrendim. Bir de "artık geç olduğunu, yatmam dinlenmem gerektiğini" elbet.. Yazının konusu olmasını planladığım Şi'ra ve hikayeleri ise bir başka yazıya kaldı....

Wednesday, March 18, 2020

Uçan balonlar gezegeni

"Çocuklar, üzgün gözlerle, ellerinden kaçan balonları artık görünemeyecek kadar minicik olana dek izlediler. Aralarında daha yeni yürümeye, yeni konuşmaya başlayan tıfıllar da vardı ve bunlar balonlar kaçıverince hemen yaygarayı basmış, haykırışları balonların yüksekliğiyle doğru orantıda ortalığı inletmiş ama artık onlar bile balonların geri gelmeyeceğini anladıkları için, durumu iç çekişlerle kabullenmişlerdi. Balonlar gitmişti. Gidenin dönmediği o yere gitmişlerdi.

Oysa eş zamanlı olarak "uçan balonlar gezegeni"nde heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Gezegenin çocukları, her gün gezegenlerine nereden geldiğini tam bilemedikleri bir sürü rengarenk, şekil şekil balonun gelişini izlemek için en yüksek tepelere koşar, balonların atmosferlerine girişini, yorgun yolcular gibi yavaş yavaş yere inişlerini büyülenerek izler, yere konan en yakın balonu evlerine alabilmek için annelerine bitip tükenmek bilmeyen bir "lütfeeen lütfen lütfen" seranatı çeker, hatta şanslılarsa bazen üzeri yazılı bir balon bulur ve böylelikle sonunda bir isim sahibi olurlardı. Çünkü uçan balonlar gezegeninde yaşayan çocukların isim törenleri ancak bu şekilde yaşanır, bazı şanssız çocuklar bir türlü isimli balon bulamaz ve büyüyene dek isimsiz dolaşmak zorunda kalabilirlerdi.

..

Kocaman mavi gözlerini dikmişti, yere inmiş kocaman mavi balona. Uzaktan seçemiyordu ama balonun üzerinde bir şey yazıyor gibiydi. Evet, kesin yazıyordu bir şey. Kalbi hızlandı. Hemen çevresine baktı, balona en yakın duran çocuk oydu! Koşa koşa gitti mavi balonun yanına. Üzerindeki yazıyı heceleyerek, ufacık parmağını tüm harflerin üstünde tek tek gezdirerek yavaşça okudu. Bir defa da yüksek sesle ve hızlıca. Buydu demek ki onun adı!

Koşa koşa annesine götürdü balonu. Bir de annesi okudu, gözleri güldü annesinin. "En güzel isimlerden biri bu! Çok şanslısın!" dedi, öptü oğlunun hafif nemli, mis gibi çimen kokan bebek sarısı kahküllerini. Ne işi varsa oracıkta bıraktı, tuttu oğlunun elinden, nüfus kâtibine götürdü. Kâtip de memnuniyetle başını salladı ve daktilosunda tıkır tıkır yazmaya başladı. Adı: "HAPPY".. Soyadı: Birthday. Şanslı rengi: Mavi. Yaşı 6. Doğduğu yer: Uçan balonlar gezegeni."




Eskiden, çok eskiden, tasasız çocuklardan biriyken... Ellerimden kaçan balonların gökyüzünde yükselişini büyülenerek izler, gidişlerine dair diğer çocukların hissettiği hüzün yerine, merak ve heyecan duyardım. Bunca balonun yükselerek artık gözümüzün göremeyeceği kadar küçüldüklerinde gittikleri, vardıkları bir yer, bir son durak olmalıydı mutlaka!

Tamam itiraf ediyorum, bazı balonları sırf bu merakla özgürlüklerine saldığım, sonra da yüzsüzce, sanki bu ufak kazanın hüznünü yaşarmışçasına güzel yüzümü büzdüğüm olmuştur. Büyükler buna hiç dayanamaz, hemen "gidenin yerini doldurmaya" kalkarlardı. Fakat ikinci balonun da akıbeti aynı olunca, üstelik yüzümdeki o gizli gülümseyişi de daha fazla saklayamadığım için, anlarlardı derdimi.. Birkaç defa babam bu balonların nereye gittiğini açıklamaya çalıştı ama bilimsel gerçeklerle bezenmiş bu açıklamalar gereğinden fazla inandırıcı olduğu için, inanmadım ona. Hikayesi, masalı eksikti bu inandırıcı tezlerin. İçinde hikayesi olmayan mesel(e)ler o yıllarda - bu yıllarda da olduğu gibi - hiç ilgimi çekmiyordu.

Büyüdükçe, hikayelere değil ama balonlara olan ilgim azaldı. Fakat 2010 yılında Robert Harrison adında bir İngiliz, son derece sıradan, plastik bir balona bağladığı GPS sistemli ufak bir kamerayla nasıl olduysa atmosfer çizgisinin resmini çekmeyi başarmıştı. İlgim o gün yeniden alevlendi ve günlüğüme kısa ama merak dolu satırlar nakşettim. O zamanlar ben henüz kabilenin "anlatıcısı" değildim; ufak denemeler, yarım düşünceler, bölük pörçük hayaller yazardım ancak. Ama tam bu sabah, uçan balonlar gezegeni hakkında ufak bir öykü yazmak istedim. Doğum günüm için, kendi kendime hediye ettiğim ufacık bir öykü..

Foto: Photo by Zoltan Tasi on Unsplash

Monday, March 16, 2020

Ben yine..

 ..yine başladım yazıp yazıp silmeye. Elimden başka türlüsü gelmiyor. Yazmamayı beceremiyorum. Sonra da pişman oluyorum. Kendime yazayım dedim, kimseler okumasın. "Hayır bana iyi geliyor.." dedi, kapatamadım. Neyine iyi geliyor söylemedi. Ben de soramadım.


S.'yu kaybettiğimde, yazın ortasındaki 7. ayın 7. günü ve saat tam akşam 7'ydi. Tatsız bir şaka gibi. Çok koymuştu. Çok anlamsız bir kayıptı, birden elimden alınmıştı yol arkadaşım. Haksızlıktı. Çaresizlikti. Ağlayamamaktı... Öyle kalakalmıştım, ellerim, bedenim, elbiselerim kan içinde. Onun kanı içinde. Rüyada yürür gibi duşa girdiğimi hatırlıyorum. Ne kadar kaldım bilmem suyun altında. Üstümden akan kanlara bakıyordum. Bembeyaz duşun gideri bir kızarıyor, bir pembeleşiyordu. Ağlamadan.

Günler sonra. Konuşmadan yattığım yerden birden kalktım ve falezleri inip aşağıdaki lacivert denize girdim. Tek başıma. Açıldıkça açıldım, Lerzan'sız. Tek başıma. Tam ortada durdum ve haykıra haykıra bağıra bağıra ağladım.. Gözlerimden akan tuzlu su, ait olduğu daha büyük tuzlu suya kavuştu, tamamlandı. İçim aktı denize... Artık bitene dek, ağladım ağladım ağladım... Sonra da hiç bir şey olmamış gibi geri döndüm, iyi mi... Güldüm bile bu tuhaflığa. Yaşam işte, istersen dönme..... O bir yolunu bulup akıyor, devam ediyor.

Uzun süre aklımı kurcaladı neden denizin ortasına gitmeden ağlayamamış olmam. Sonunda buldum: çünkü kimse duymazdı. Gözlerimin kırmızılığı da zaten denizdendi..

Denize Bakan Ev'i de bu nedenle yazıyorum. Yarattığım bu mavi alternatif evrene ihtiyacım olduğu için. Çünkü gün içinde mızırdanma, ağlama, zorlandığımı söyleme hakkım yok. Güçlü, neşeli, kontrolü elinde tutan bir başkasıyım çünkü. Ve bazen devam edecek gücü bulamıyorum. Kimsenin beni tanımadığı, adımı sanımı şeklimi şemalimi bilmediği - ve keşke okumadığı da (ama dedim ya, "bana iyi geliyor.." dedi bir kere... elim mahkum) - bu sanal ortamda, bu alternatif gerçeklikte, bu yoklar ülkesinde, ağlayabiliyorum....

*

Tuhaf şekilde, buraya yazdığım benden aslında çok farklıyım. Gün içinde yani. Ağız dolusu mizah, zor günleri kolayca kotarıyormuş gibi davranmalar, çözüm üretmeler, fikir vermeler, danışmanlık yapabilmeler. Ama sonra gece oluyor ya. Herkes ya yatağına çekiliyor bir kitapla koyun koyuna ya da yanında uyuyan birinin sakin nefesini dinliyor ya.. O zaman işte, ben çok yalnız hissediyorum. O zaman yazmak tek çare gibi gözüküyor. Kendime kurduğum alternatif evrene kaçmak ve sayfalarca saçmalamak..

Alternatif evren denince çoğu insanın aklına gerçek hayatından daha "güzel" bir evren gelir ya. Benim alternatif evrenim mavi. Baştan aşağı deniz. Hüzün. Çözememek. Böyle alternatif evren mi olur, sen işi yanlış anlamışsın diyeceksiniz.. Hayır, gerçek yaşamda mutluyum. Bir eksiğim yok şükür. Her şeyim tam. Çiftli paket tuvalet kağıdım bile. Yedekte. Ama denize bakan ev..... neden böyle? Sanırım benim dengeleme yöntemim de bu, kendimi. Gün içinde devamlı sağaltmak, düzeltmek, iyileştirmek, gülümsemek, umut olmak, vermek.. Tanrım ne çok vermek kendimden...... Gece ya da gün içinde kaçabildiğim her anda ise, kendi içimdeki denize kaçmak. Buranın mavi, hüzünlü ve rahatça ağlayabildiğim derinliklerine.

*

Dün gece ben yine bir halt yedim ve (yine) okunmaması gereken bir yazı yazdım. Sildim ama.. Yapmamam lazımdı. Söz vermiştim. "Endişelenme" demiştim, "artık kendime hakim olacağım, yazmayacağım, güzel şeyler güzel insanlar yazacağım" demiştim. Ama olan oldu. Her yer önce maviye sonra laciverte sonra siyaha boyanıverdi birden.. Özür dilerim.... Olmamalıydı. Ama sorun bu: olmuyor işte. Onsuz, hayalsiz, denizsiz olmuyor.....! N'apıcaz bilmiyorum sevgili okur. Galiba bir süre bu iki zıt kutupla bir orda bir burda, bir gerçek bir hayal, bir yazıp bir silerek devam edeceğiz... Bir süre okumasanız - Mayıs'a kadar falan mesela? Şu 5-6 hafta... Bir geçse...... Sonrası bahar, sonrası kolay..... Güneş vs.

Tuesday, March 10, 2020

Lerzan


Tepedeki evden benden habersiz çektikleri şu fotoğrafıma dikkatlice bakarsan, karenin (ama henüz denizin değil) tam ortasında yüzdüğümü görebilirsin. Evet, delinin biriyim ben ama sevimli bir deli. Hayatı dolu dolu (ama biraz yalnız) yaşayan, sezonu 1 Mart'ta açıp 30 Kasım'da (ama kışın azan sinüzitten kelli, zoraki) kapayan bir deniz aşığı. Adım Lerzan. Tüm köy tanır beni. Bir oğlan çocuğu gibi kısacık kestirdiğim, 45 senedir tarzı hiç değişmeyen kıvırcık, simsiyah (ama artık parlak bir gümüşe dönmüş) saçlarım vardır. Üzüm gibi siyah gözlerim (ama katarakt nedeniyle) hafif buğulu bakar. İnce uzun, güçlü bir kadınım; Girit'ten göçmüş ailemin benden önce gelmiş geçmiş tüm kadınları gibi.

Anneciğimle babacığım göçeli 20 seneden fazla oluyor. Yazlık olarak kullandığımız, yazın serin kışın ılık kalan taş evi elden geçirdim ve Fransızca öğretmenliğinden emekli olur olmaz, bu köye temelli yerleştim. Bahçemizdeki incir ağaçları ile bölgeye özgü begonvil, köyün en eskilerindendir. Deniz ne çok oynardı bahçesinde, hayal dünyası o zamanlar da çok genişti. Taşlarla, çiçeklerle oynardı bu çocuk, seslen seslen ayıramazdık oyun dünyasından. Şimdi de hikayeler yazıyor işte. Hakkımda..

Ne zaman bir acı Türk kahvesi hatırına bana, taş eve gelse; kapıdan içeri girer girmez şu dizeleri okur:
"Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan,
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek* 

"Ne sedalı adın var Lerzan abla" der, öyle güzel gülümser ki benim bile sevesim tutar bu tüm evrak ve memuriyet işlerinde başıma bela olmuş tuhaf adımı. Ersan? Hayır Lerzan. Ömer Seyfettin hikayelerine pek meraklı babacığım koymuş.

"Uzak fenerler muntazır ateş böcekleri gibi, 
lerzan ve donuk bir ziya neşrediyor, 
havlayan köpeklerin tehditkâr sedaları, 
soğuk ve muvahhiş, aksediyordu.."**

Küçücük çocuğa verilecek ad mı bu Allaseniz? Adımı duyduğumda, anlamı gibi ürperir, titrerim. Ama Deniz işte, kelimelere sevdalı bir çocuktu. Hala da öyle. Büyüyemedi o da bir türlü, benim yaşlanamadığım gibi.


Kaç defa beraber yüzdük şu ilerdeki adaya. Yakın durduğuna bakma, uzaktır ha. Daha 12 yaşındaydı ilk yüzdüğümüzde, nefes nefese kalmış, yorgunluktan bacakları titrer. "Lerzan abla ne olur haftaya yine gelelim bu ıssız adaya senle, e mi!" der yine de.. Yıllarca hiç konuşmadan, yan yana kulaç kulaç yüzdük köyle ada arasında. 16 yaşında peşine bir de oğlan katılınca, ben çekildim aradan. "Yaşlandım Deniz, yüzemiyorum artık.." dedim, yalandan. Bir hafta iki hafta geçti, Deniz kapımda. "Haydi Lerzan abla, ikimiz yüzelim yine eskisi gibi..". Anlaşıldı oğlan başedememiş bununla. Kolay mı oğlum, kızın aklı saatlerce öpüşmekte değil, bu kız başka, saatlerce yüzmek ister o. Eeh demiş oğlan, bekleyememiş, gitmiş. Yine başladık biz Deniz'le konuşmadan, kulaç kulaç yüzmeye. İtiraf edeyim, sevindim de oğlanın yokoluşuna. Çok erkendi daha, elimde büyüyünce gözümde hala çocuk. Deniz'in ağzını bıçak açmaz. Kulaç kulaç yüzer.. Sonraki yıllarda anladım, bir tek yüzerken düşünmezmiş.

Ben edebiyata çok meraklıyımdır. Taş evin bir odasını tamamen kitaplara ayırdım. Şehre gidip geldikçe alırım, köy yerinde kitap nerdeee. Bir muallim bey vardır (o da emekli, yalnız, bencileyin) gazete bayii, kırtasiye, o işler ondan sorulur. Dergi getirir de, kitap getirmez. El mahkum ayda bir gider gelirim İzmir'e. Yıllar içinde, işte böyle böyle yavaş yavaş doldurdum odayı kitaplarla.

Deniz en çok bu odayı sever. Kitapların arasına rahatça, büyücek bir koltuk koydum ama oturmaz ona. Elinde kitap, kendi kedi gibi hep yerlerdedir. "Buz gibi taş, ne güzel.." der, uzanıverir boylu boyunca yere. Bir de duvarları sever bu kız. Dışarları Ağustos sıcağı kavururken, bakmışsın kapıdan giriyor içeri.. Taş ev kendinden serin olur; dışarısı 40, içerisi 25! Yanaklarını dayar taş duvara, kollarını iki yanına açar, kelebek gibi sarılır duvara!

İçinde yanan bir ateş var onun da, benim gibi. Benimki yalnızlıktan, onunki... onunki uzun hikaye.

*Gücümün korkusundan aslanlar bile titrerken,
felek beni bir ahu gözlüye esir etti (Yavuz Sultan Selim).
** Ömer Seyfettin - Tarih ezeli bir tekerrürdür.

Sunday, March 8, 2020

Nergis

Köye adını veren tarlalar dolusu nergisin tam toplanma zamanıydı. Söz vermiştim sana, bu sefer kaçırmayacaktım zamanını. Bir tutam olsun toplayacaktım, göz hakkı diye, ilk daldığım tarladan. Üstümde efil efil bir elbise olacaktı, serinliğe kalırsam diye bir de kırmızı, yün hırkam.

Bir tutam olsun toplayayım derken, dayanamayacak, Hasan Ağa'ya yardıma soyunacaktım. Hasan'A, Fatma Yenge, kızları, gelinleri hatta o ele avuca sığmayan sarı torun bir kaç saat içinde hep beraber sökecektik koca tarlayı. O güleç Egeli şivesiyle el edecek, "gıııı, gelive gari de yevmiyeni verem, gelive.." diyecekti. Tutuşturuverecekti elime koca buketi.


"Hasan'A! Ben ne yaparım bunca nergisi? Yazıktır, satarsın, sen bana bir demet ver yeter.." diyecek olursam "Ellerin gızı, hala konuşupduru, bakem de ayağmın altına alıverem.." diye kızmış gibi yapacak, sırtıma babacan vuracak. "Eve götürüve, mis gibi koksun evin, hadi alıve gari!" diyecek.

Alıverecektim elbette. Almaz mıyım..

Denizin yanındaki kıvrımlı patikadan neşeyle tırmanarak, ellerim kollarım nergis dolu gelecektim sana. Beni gördüğünde yüzünde oluşacak şaşkın ifadeyi düşünüp keyiflenecektim yol boyu. "Yine yazıyordur..." diyecektim. Denize karşı oturmuştur kamelyada, önünde bir kupa çay, soğumuştur, buz gibi olmuştur. Farkına varmamıştır, yazıyordur..


Oysa seni bahçede, zeytin ağaçları arasında sigara içerken bulacaktım. Yakalanacaktın bana, acemice saklamaya çalışacaktın izmariti. "Yapma, söz verdin.." diyecektim, kırgın. Ama dayanamayacaktım, içim almayacaktı sana yüzümü düşürmeye. Çünkü onu düşündüğünü anlayacaktım.. Denize bakarak, babanı düşündüğünü. "Bak ne var bende!" diyecektim en şakacı sesimle. Yüzün aydınlanacaktı hemen, "Nereden topladın bu kadar çoğunu, nasıl taşıdın?" diyecektin. Yemyeşil gözlerini kocaman açacaktın, pırıl pırıl parlayacaktı yüzün, şakaklarındaki gümüş teller, hafif beyazlaşmış üç günlük sakalın, tüm bu beyazlığa tezat simsiyah kalın çerçeveli okuma (ya da benim yakıştırmamla: yazma) gözlüklerin. Senden bana gümüş gibi parlayan bir ışık akacaktı. Denizin üzerine düşen yakamoz gibi bir ışık nehri... İçimdeki denizde gümüşten balıklar oynaşacaktı.


Nergisleri elimden alacak, küçük küçük buketlere ayıracak ve eline ne geçerse ona; vazolara, bardaklara, kavanozlara koyacaktın. Yetmeyecekti.. Bütün ev nergis kokacaktı, başımızı döndürecek kadar taze, yoğun bir koku kaplayacaktı tüm odaları, avluları.. Hiç bitmesin isteyecektim yazdığın o kitap. Bu evde sonsuza dek yaz, akşam olunca hikayeler anlat bana. Bir kedi gibi kıvrılayım, dizinin üstüne başımı koyayım, dinlerken uykulara dalayım. Tek isteğim bu olacaktı..

3 Mart 2020.

Friday, March 6, 2020

Öyle güzel ki..

Hayır bayım hayır, sizin anladığınız anlamda bir güzellik değil onunkisi. Hatta siz belki çirkin bile bulabilirsiniz, çillerini. Makyajsızlığını, saçlarının dağınık buklelerini. Hayır demek istediğim dış görünüşü değil. Ama yo, hayır burada size içi güzel klişesini de yapmayacağım. Hafife almayın beni. Çünkü sıkılırsınız hemen, bilirim. Oysa anlatmak istiyorum bunu size. Anlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Doğru kelimeleri seçersem eğer.. İşin sırrı burada değil mi? Anlatıcı olmanın sorumluluğu ve ağırlığı tam burada. Siz de görün onun güzelliğini istiyorum, onun için çok dikkatli seçmeliyim kelimelerimi.

Hayır onun soluduğu hava güzel, edası güzel. Küçücük ayrıntılar var, onu güzelleştiren. Yanıma gelip "Nasıl çözdüğünü gördün mü vakayı? Tek bir hata yapmadı, tüm soruları yerinde ve tam zamanındaydı, ses tonu beden duruşu, hepsi protokole tam uygundu. Ne kadar deneyimliydi, ne kadar soğukkanlıydı, sen de fark ettin mi? Of asla onun gibi olamayacağım...." deyişindeki eda mesela. Kırılgan küskünlüğü.. Sarılmak istersin kuş gibi titreyen omuzlarına, kendine çekmek, başka kimselere benzemeyen kokusunu içine çekmek. Avutmak onu. Kulağına kendisi hakkında duymak istediklerini fısıldamak. İşte tam o anda yanıltır seni. "Ah, hayır.." deyiverir. Elini yavaşça kaldırıp (dudaklarına dokunmasını beklersin o an) havada şöyle bir döndürür: "sevgilim olduğun için söylüyorsun bunları, hayır iyi değilim, hamurumda yok.." der. Hep aynı güvensiz ürkeklik ama aynı zamanda da inatla hayata baş kaldırış. Onu güzel yapan budur işte.

Yine bir gün mesela, geldi yanıma: "Daha sadece 23 yaşında, dünya ayaklarının altında. Üstelik biliyor musun, gençliğime benzetiyorum onu! Benim kadar atak, cilveli ama sanki benden daha pozitif, daha insancıl, sıcak.." dedi. "Senin gibi ama 23 yaşında ve sıcak, hmmmm, enfes" diyerek beline sarılmaya davrandım. İtti beni, "o zaman onun peşinden git sen de.." dedi, döndü, gitti.. Ondan başkasını sevebilecekmişim gibi. Fakat haklıydı. Sonunda beni onunla tanıştırdığında, tüm duygularının doğruluğunu, şaşmaz bir açıklıkla gördüm. Karşımda duran, sanki zaman içinde geri yolculuk yapmış ve onun 23 yaşındaki haliyle karşılaşmışım hissi veren alımlı, ışıltılı ve evet, çok daha pozitif ve insancıl bir genç kadındı. Ondan ve benden tam 17 yaş küçük, ikimiz için de dikkatsiz bir gençlik hatası olabilecek yaşta. 

O gece eve döndükten sonra, yanımda dişlerini fırçalarken, uzun saten geceliğini giyip beyaz ve serin yatak çarşafları içine girerken, sevdiğim kadından, onun sevmediği diğer kadını dinledim. Ben sevdiğim kadınla sevişirken, onun benimle o sevmediği kadın gibi seviştiğini hissettim. Daha genç, daha fettan, daha cüretkâr.. Gece boyu uyuyamadığını, dönüp durduğunu hissettim. Bu haldeyken ona diyeceğim herşeyin geri tepeceğini düşündüm. Gecenin en karanlık saatinde, düşüncelerinin ağırlığı altında ezilmeye daha fazla dayanamadığı için kalkıp gitti yataktan. Duymamış gibi yaptım ama çalışma odasına kapanıp tıkır tıkır yazdığından da emindim.

Ona "seni benim sevmem, sadece benim güzel bulmam yetmeli!" diyebilirdim. Ama kendiyle savaşan tüm kadınlar gibi, kabul edemezdi bunu. "Ben kendimi güzel bulmadıktan, sevmedikten sonra!" diye püskürtürdü beni. O nedenle bekledim, kendi kendine yazıp içinden atmasını, sabah olmasını.

Sabah kalktığımda, onu mutfak masasında bir kupa kahveyi iki elinin parmakları arasında sıkı sıkı tutarak otururken buldum. Gözleri dalgın, gülümsedi. Yavaşça yanaşıp arkasından sarıldım, gözlerimi kapayarak saçlarının kokusunu iyice içime çektim. Boynundan öptüm ve "çok güzelsin.." dedim. İltifata itiraz etmeyi erdem sanan tüm kadınlar gibi ağzını açacak oldu ama geri kapattı, gülümsedi. İşte o zaman, söylenebilecek en doğru cümle dökülüverdi içimden: "Biliyor musun, şu senin genç ve daha pozitif kopyan hakkında düşündüm de, sanırım ondan kurtulmamızın tek yolu..... onu öldürmek!" ve karşısına geçip, en sevdiği küçük yaramaz oğlan çocuğu gülümseyişimle: "haydi beraber planlayalım.." dedim. Muzipçe parlayan gözlerime baktı, kahkaha attı ve sarıldı bana sıkıca: "evet ya, öldürelim gitsin!" dedi. "Kimsenin 40 yaşında bir kadının 23 yaşında ve daha pozitif kopyası olmaya hakkı yoktur!"

İşte bunu demek istiyorum bayım. Tam olarak bunu. Soluduğu hava, edası, öyle güzel ki........ Onu sevmekten asla vaz geçemiyorum!

Foto: Hindistan'da katıldığım bir düğünde çekmiştim, yıllar önce. Gözlerindeki bakış halâ duruyor mudur ki...?

Thursday, March 5, 2020

Denize Bakan Ev'in hikayesi

Denize Bakan Ev'in gerçek olup olmadığını ve neden bu kadar hüzünlü olduğunu, bu hüznün ne zaman biteceğini merak ediyorsun, biliyorum. Gel anlatayım..

Denize Bakan Ev'e yazmaya 2019 Nisan'ında başladım. Biriktirdiklerim ve düşündüklerimi yazarım, deniz kokar yazdıklarım diye düşünürken, ufak hikâyeler başladı. Çoğu kendi hayatımdan ya da çevremdeki insanların yaşamlarından beslenen ama tabii uydurma hikâyeler. Bazen de kendimi anlatma ihtiyacı hissettim; açmak istedim ağır dosyaları, yazarak düşünmek. Kasım'a kadarki dönem çok güzeldi, hep öyledir. Denize Bakan Ev'in sezonu Nisan-Kasım'dır.

Sonra kış geldi... Üşümeye başladım. Öyle çok üşüdüm ki bu kış... Kasım'dan beri hikâyelerim üşütüyor, canını yakıyor, gittikçe kararıyor hava, soğuk esiyor. Deniz sürekli fırtınalı, dalgalar falezleri dövüyor. Bitkiler cılızlaşmaya, renkler kaybolmaya başlıyor. Ben gittikçe yalnızlaşıyorum, fırtına nedeniyle kapandığım evde rüzgarın uğultusundan ve gecenin uzunluğundan, bana sonsuz görünen yalnızlığımdan korkuyorum. Ege'nin kışları, bilirsin.. Yazlık ev bu, odun sobası yetmiyor beni ısıtmaya. Battaniyeler altında geçmesini bekliyorum. Kuşların dönmesini, denizin ağır kurşun renginden yeniden dostça bir maviye dönmesini. Bu kış çok uzun, soğuk ve yalnız geçiyor...

En zoru, Şubat'tı. Hikâyelerim siyaha büründü, ben de farkındayım. Bu dönemde beni terk edenler oldu. "Seni okumak bana hüzün verdiği için bıraktım" dediler. Yazlıkçılar bunlar, üzülmedim. Nasılsa gelecekler, dolduracaklar plajları. Kulaklıkları kulaklarında, güneş gözlükleri hiç eksik olmaz. Geçici turist kafilesi, hepsinin umudu bir gün emekli olup Ege'ye yerleşmek. Kitap yazmak.


Kışı denize bakarak geçirebilen çok az kişi kaldık Şubat'ta. Birbirimizle fazla konuşmadık. Sadece gerektiğinde, kısık sesle, birkaç cümle. "Kekik var mı sende?" dedi biri, midesi ağrıyormuş. "Kediyi gördün mü, kaç gündür kayıp.." dedi öteki, ortak beslediğimiz üç renkli sokak kızını kastederek. "Kitap okuyamıyorum, uyuyamıyorum, düşünemiyorum; denizin falezleri döven sesi çok yüksek" dedi başkası. Bazı akşamlar buluşup çay içtik. En güzel kim demler dalaşı yapıp şakalaştık ama genelde hepimiz kendi dünyamızda, gözlerimizi ellerimize dikip, öylece oturduk. Konuşmadan.

Mart geldi. Bir sabah. Ansızın. Yeni bir sene başladı içimde. Hüznüm ilk defa göğsümde oturan koca bir fil değildi. İlk defa güneş ısıttı yeşil hırkamı attığım omuzlarımı. Denizden yansıyan sabah ışığı sanki daha bir parlaktı. "Bugün evi havalandırmalı, biraz da nergis toplamalı çıkıp tarlalardan" diye düşündüm. 5 Mart 2020. Saat 05.41.

Hüznümü,
                         yeşil yünlü bir hırka gibi çıkarıp sırtımdan,
               kışlıklar arasına asmak istiyorum artık......
Ve tam o an; bahar da gelmeli
                                       bu coğrafyaya.

Fotoğraflar: ben.. tekbaşıma.. yazmak.. deniz..